Seda’cık biletini aylar öncesinden aldı ve bugün bir de baktım ki sadece 3 gün sonra burada. Hiç de küçümsenemeyecek bir süre burada bize arkadaşlık edecek. Bu açıdan bakınca düzenimiz o kadar iki kişilik ki, sözü geçmeyecek ayrıntılar için telaşlanıyorum. Zaten yerleşmek sözünü sevmiyorum ve yolculuk moduna dönmeyi de dört gözle bekliyorum. Fakat şu günlerde vardığım sonuç, bir yere yerleşmişsen sanırım 2′den fazla kahve bardağının olması gerekir.

F: Sinemaya gidelim mi?
E: Ne oynuyor ki?
F: ‘Real Steel’
E: Duymadım hiç…
F: Hugh Jackman oynuyor.
E: Gidiyoruz!
Evet film klişelerle dolu, küçük çocuk antipatik ve robotlar hikayeden daha ilginç ama Hugh Jackman oynuyorsa, hiç sıkılmam izlerim.

Tailer kendi isimlerini bize hep kısaltarak söylüyorlar. Çünkü orijinal isimleri akılda tutmak çoğu kez imkansız. Mesela ‘Chamras Saewataporn‘ ünlü bir müzisyen ismi ve isimler genelde yabancılar için akılda kalıcı değil. O yüzden bir yabancıyla tanıştıklarında tek heceli takma isimlerini söylüyorlar. Cha diyor, Nam diyor, Joe diyor.. Tabii aynısını bizden de bekliyorlar. Furi hemen kendi isminin ilk üç harfiyle süper bir takma ad edinmiş oldu fakat benim için bu isim meselesi biraz daha farklı gelişti.
Benim ismim kısalmadı uzadı. Tayland’da ‘Cece‘ diye bir isim varmış ve aynı bu yazdığım şekilde okunuyor. Böylece ismimi söyleyince onlar için kolay oluyor. Tam da bizim gibi telaffuz ediyorlar ama bana ikinci kez hitap etmeleri gerektiğinde ‘Cece’ deyiveriyorlar. Mesela kursta sevgili öğretmenim için ben ‘Cece’ yim. Sorduk, bir anlamı yokmuş.
Kurs fena gitmiyor gibi, daha çok başları ama diğer dillerdeki gibi haydi cümlelere geçiyoruz olamadı. Harfler bitmiyor, bitemiyor. Mesela yukarıdaki metinde henüz ilk harfi ve üzerindeki vurgu işaretini tanımıyorum. Ya da Cece’yi yazamıyorum çünkü ‘C’ sesini de çalışmadık. Dil değil de kriptoloji öğrencisi gibi hissediyorum çoğu kez.
Phuket’te dil kurslarının reklamları genellikle eğitim vizesini öne çıkarıyor. Sonuçta yabancılar Taice bilmeden de burada hayatını rahatça sürdürebilir ama işin içine vize kolaylığı girince bizim gibi pek çok farang‘ın dikkatini çekiyor bu kurslar. (Tailer yabancılara farang diyor, batılı anlamında.)
Kursumuz Patong’da değil, Kathu’da. Daha içeride bir bölge ve sahili olmadığından sakin, turistin az görüldüğü bir semtimiz. Motorumuzla tın tın gittik dersimize. Sınıfta 6 kişi olmamız gerekiyormuş ama iki kişi dersi ekmiş. Biz ve iki Avustralyalı ile birlikte dün ilk derse dört kişi girdik. Öğretmenimiz gençten bir Tai kadın ama onun İngilizce’sini anlayabilmemiz için de ayrı bir ders koysalarmış iyi olurmuş.
Dağıttıkları kurs kitabının ilk sayfası Tai alfabesinde 44 adet sessiz harf vardır diye başlıyor. Kaaç? Ve arkasından gelen bir sayfa dolusu seslileri saymadım artık. Anladığım kadarıyla birinci kurun sonunda ancak alfabeyi çözmüş olabileceğiz. Şimdilik sesleri çıkarabilmeye uğraşıyoruz. ‘Ş, ı ve r’ bizim için kolay ama Avustralyalılar özellikle ‘ı’ da çok zorlanıyorlar. Ders boyunca ‘mııı, yuuu, nee’ diye hece okuyup yazmaya çalıştık. Tonlama önemli, kelimenin anlamını etkileyebiliyor ama 3 farklı ‘i’ sesi arasındaki farkı gel de çöz.
Ders çıkışı tabelalara bakıp öğrendiğimiz heceleri bulayım dedim ama sanıyorum henüz en çok kullanılan harflere geçememişiz. Bir tek ‘niii’ sesini tanıyabildim. Bir daha ki ders Cumartesi günü. İlk haftalar dersler haftada iki gün, günde 2 saat ama sonra seyrelerek devam edecek galiba.
Tabii ders sırasındaki öğrencilik halimizin gözüme komik ama bir o kadar da eğlenceli geldiğini de not edeyim. Çünkü öğrendiklerimiz ilkokul müfredatı. Noktaları takip ederek harf çizmeye çalışıyoruz. Furi’yle yaptığımız, ‘öğretmenin gözüne girmeye çalıştın’ geyiği epey devam edecek gibi.
Yani farklı kültürler, yaşayan dil vs çok güzel ama sonuç olarak ben çok bozuluyorum galiba bu ülkenin Latin alfabesi kullanmamasına.
Bu taraflara gelmeden önce İstanbul’da, şimdi hatırlamadığım bir mucizesinden söz edilmesi üzerine sarı kantaron yağı edinmiştik. Minik şişesine oranla fiyatı büyük olduğundan bırakmadım, gelirken attım bavula. Tabii geçen süre zarfında neye iyi geliyordu, ne işe yarıyordu uçtu gitti kafamdan. İnatla her otelde tezgaha yerleştirdim; şişesi hoşuma gidiyor çünkü.
Sonra bir gün, ilk önce hangimiz bilmiyorum, bitkisel bir içgüdü hareketiyle sinek ısırığına sürdü bu sarı kantaron yağını. Meğer yanımızda ne özel bir iksir taşıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Sineğin hüplettiği yere sürdükten 30 saniye sonra kaşıntı kayboluyor, kızarıklık da tamamen kaybolmasa bile, sönüyor. Anladığım kadarıyla benzer, alerjik her türlü benekte işe yaramaya meyilli bu sarı kantaron.
Dikkat edilmesi gereken önemli nokta ise, güneşe çıkarken sürülmeyecek. Bizi de zaten sinekler gece ısırıyor, güneş yokken ay ışığında sürüyoruz. Ay ışığı dokunmuyor fakat sarı kantaron sürünüp güneşe çıkılırsa, ciltte leke yapabilirmiş.


