Hoş Geldin 3

Hala bebeğimsin ama ölçeğe göre artık çocuksun. 3 yaşa 1 ay kala yepyeni birisin. Bu kavşaklar da bana hep zor geliyor.

Çocuklar her şeyin en güzelini hak ediyor. En çok da kendisiyle barışık ebeveyn hak ediyor. Bir çocuğun sadece çocuk olduğunu, henüz beyni gelişmekte olan muhtaç bir varlık olduğunu unuttuğun anların dönüşü kiloyla vicdan azabı.

3 yaş zor bir yaş ama anladım ki çocukla hiçbir ilgisi yok. Zor bir yaş çünkü artık agu gugu yemiyor, yetişkinin ipleri eline alması, ne yaptığını az çok bilmesi gerekiyor. “Önemli olan sevgi ilgi” tesellisi ebeveyne de çocuğa da yetmiyor.

Bir de öyle de bir zamandayız ki. Yukarıdaki gönderi tam da bunu eleştiriyor. Kafandaki herhangi bir soruya cevap verdiğini düşündüğün bilirkişiler ağaç yontmayı anlatıp ‘ama elindeki cam biblo’ diye konuyu bağlayıveriyorlar. Gelenekselin çöp sayıldığı, çocuğunu elinde beyaz ekmekle görmesinler diye endişelendiğin, mükemmel sanal annelerin girdabına kapılmamak için çırpındığın yetmiyor, üstüne Türkiye’de yaşıyorsun. Hahahahahhaa.

Hani düşe kalka büyüyordu? Bence bu kafa sürerse gelecek nesil anne adayları, pedagog olmadığı halde çocuk dünyaya getiren eskilere deli ya da cahil gözüyle bakacak.

Seni çok seviyorum canım yavrum ❤️.

Yazar Lütfiye Aydın anlatıyor… Madımak nasıl yakıldı?

Röportajı erişime kapanan bir sitenin önbelleğinden aldım. Anladığım kadarıyla 2007 tarihli. Silinip gitmesin istedim.

“Biz oraya soyguna eşkiyalığa falan gitmedik bir avuç saz çalan türkü söyleyen tiyatro yapan kitap yazan insan olarak gittik. Pir Sultan’ın isminin verildiği bir etkinliğe biz katılımcı olarak gittik. Çoğumuzun cesedi orada kaldı, biz yaşayanlar insan artığı olarak döndük yanmayanlar da ruh sağlığını kaybederek.


Aslında birinci gün bazı çocuklar bir anormallik olduğunu fark etmişler şortlu kızlara laf atılmış falan ama bize hissettirilmedi. İkinci gün imza günümüz vardı oraya gittik yerlerimize oturduk ama kimse gelmiyor içeriye gelenler alınmıyormuş burada ne işiniz var diye gönderiliyormuş. Yani orada bir kumpas olduğu o kadar belli ki… sonra sanıyorum TGRT  muhabiri, Aziz Nesin ile atıştılar ortalık gerildi. Bunun üzerine polisler gelip bize toparlanmamızı söyledi ve tek kitap imzalamadan toparlanıp oradan çıktık. Biz lokantada yemek yerken bir grup gösterici yeşil bayraklar açmış ‘kahrolsun lâiklik’, ‘Sivas Aziz’e mezar olacaktır’, ‘cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacaktır’ diye sloganlar attı. Biz yine çok ciddiye almadık doğrusu ‘böyle şeyler olur, bağırırlar sonra giderler’ dedik. Ve otele döndük 8 -10 bin kişilik bir topluluk otelin etrafını sarmış ve slogan atıp duruyor biz hala dağıtırlar diye düşünüyorduk.

Hep şunu düşünürüm hiç bir şey yapılamadı ama en azından bir yolcu uçağı bir helikopter ayarlanamaz mıydı? İki defa oradan tur atsa bu kalabalık dağılırdı. Öyle olmayınca tabii şımardıkça şımardılar şımardıkça azıttılar. Kalabalık büyüdükçe büyüdü.

Akşamüstü otele kibriti çaktıkları zaman yukarı çıkın demişler insanlara herhalde; oraya çıkmışız. Bu arada gençlerin bir kısmı iptal edilmiş bir yer bulup orayı açıp zor bela oraya sığınmışlar. Eşim ile ben de vedalaşıp apartman boşluğuna atlamışız. Sonra karbon monoksitin etkisi bayılmışız. Daha sonra itfaiye gelip söndürmeye çalışırken o kızgın camlar soğuk suyla temas edince patlıyor ve o kızgın camlar üzerimize dökülüyor. O sırada eşim uyanmış ve demiş ki; bu kabus saçmalama insan insanı yakar mı; kendine gel, kalk uyan silkelen bak uyanacaksın evinde yatağında olduğunu göreceksin sonra çıkacaksın balkonda bir neskafe içeceksin hadi diyor. Uyanmış… her taraf zifiri karanlık, is kokuyor yanık kokuyor. El yordamı ile otelden dışarı çıkıp bir nefes alıp öyle öleyim bir soluk alıp öyle öleyim diye düşünüyor. Jack London romanlarında vardır böyle bir yaşama güdüsü tuhaf bir şey dışarıya bakmış artık iyice karanlık inmiş otel çoktan söndürülmüş ölüler çıkarılmış en son kalan biziz içeride. Sonra içeri girmişler beni ve diğer iki arkadaşı çıkarmışlar beni ölmüş diye atmışlar ve bir pikaba koyup Sivas Tıp Fakültesine götürmüşler tam morga gireceğim sırada ben nefes almışım ve hemen yaşıyor diye yukarı çıkarmışlar.

Olaydan üç gün sonra 5 temmuzda gözlerimi açıp ‘biz nerede trafik kazası geçirdik’ diyorum çünkü  benim aklım bir insanın bir insanı yakabileceğini kabul etmiyor benim hafızam kabul etmiyor hala kabul etmiyor. Sonra birinci ayın sonuna doğruydu ben felaketi öğrendiğimde artık her şey yerli yerine yerleşmişti ve ben işte orda deliriyordum. Dün yanımızda olan insanlar yok; Metin yok, Asaf yok, Behçet yok, Asım Abi yok, tanıdığım; bende iz bırakan insanlar yok. Ve ben tabii dehşet bir çöküntü; akıl almaz bir depresyon yaşadım. Depresyonla artmış bir güven yitimi…insana, ülkeye, dünyaya, geleceğe, her şeye.

Sonra baktık okuma yazmayı unutmuşum, her şey ile beraber okuma yazmayı da unutmuşum; ben yazardım ve okuma yazmayı unutmuştum. Tepkilerim iki buçuk yaşında otistik bir çocuğun tepkileri gibiymiş. Gördüğüm her şeye bu ne bu kim diyormuşum. Kırk iki yaşındaydım o zaman genç bir kadındım ama işte sıfırdan başladım tekrar hayata. Ben çok net şunu söyleyebilirim biz ibreti alem için yakıldık.

Ben komplo teorilerini sevmiyorum ama burada RPnin yükselişi ile ilgili bir durum vardı. Bakın biz ne kadar güçlüyüz ne kadar sözümüz geçiyor bizde böyle yaparız tabii bu vardı gözdağı verme, korkutma vardı. Nitekim ondan sonra Erbakan’ın,  Mesut Yılmaz’ın abuk sabuk konuşmaları var. Zaten 46 dan bu yana bizim yöneticilerimiz bu halkın seçip başa getirdiği insanlar hep popülizm uğruna olmadık tavizler verdiler ve aman halk bize tavır almasın diye en seçkin evlatlarını çatır çatır arenada gibi aslanların önüne attılar yani idam ettiler, sürüm sürüm süründürdüler. Bunları biliyoruz herkes biliyor. Şimdi Madımak’taki durum ne idi derseniz bu solu sindirmekti. Bakın ben enternasyonalistim sınırların olmadığı bir dünyadan yanayım sömürüye karşıyım emperyalizme karşıyım sol dünya görüşüne mensup bir insanım ve bugünkü atmosferi hiç beğenmiyorum çünkü hep birbirimize düşman ediliyoruz hep bir öteki yaratılıyor. Bu öteki bakıyorsunuz Kürt oluyor Alevi oluyor ya da Sünni Türk oluyor falan ama bunun sonu yok bu rezaletin. Nereye kadar böyle gidecek benim sorunum bu. İmparatorluktan geriye kalan bir ülkedeyiz, bütün unsurlar var. Mesela ermeni meselesi sözde ermeni soykırımı falan bakıyorsun bir veriye; diyorsun ki Ermeniler sapıtmışlar başka bir veriye bakıyorsun Türkler çıldırmışlar. Burada kalkıp hangisinin tarafını tutacağını şaşırıyorsun ama sonra düşünüyorsun diyorsun ki emperyalizm parmağını soktuğu her yerde anayı kızına oğlunu babaya düşman eder. Keşke Ermeniler Yahudiler Rumlar gitmeseydi bugün anadolunun çevresi başka olurdu. Ama bakıyorsunuz tüm bu emperyalizm olgusu unutuluyor yok Ermeniler bunu yaptı yok Türkler bunu yaptı. Ama bunların hepsi birdenbire olmadı alıştıra alıştıra oldu ta 1946 lardan başladılar DP ne yaptı ilk icraat olarak? Ezanı Arapçaya çevirttiler. Bu ne idi? Ben müslümanım diğerleri gâvur. Bu çok masum gözüken ama çok önemli olan bir şeydi ve bu her dönem artarak devam etti. Madımak’a birdenbire gelinmedi ama burada doruğa yükseldi. Güpegündüz dünyanın gözü önünde yüz insanı ateşe verme boyutuna vardı. Şimdi burada şuçlu aramak gerekirse ta çok partili düzene geçtiğimiz günden beri başa gelmiş iktidarların sürekli vermiş oldukları tavizlerdir suç. Bütün gelmiş geçmiş iktidarlardır. Bunu yalnızca A veya B partisi ile ilişkilendirmiyorum ben A yada B partisi olayların olduğu zaman iktidarda bulunan parti ya da kışkırtan parti bir sonuçtur neden değildir. Bir halk türküsü vardır der ki ‘her gün bir kerpiç düşer gönlümün sarayından’ devrimlerden her gün bir taş çekildi ve sonunda öyle bir çöktü ki bu pek çok insan altında kaldı benim kişisel bakışım bu. O gün ki manzume içinde bunu kışkırtanda o günkü muhalefet radikal söylemi olan kendini İslamcı diye tanımlayan parti ve tabiî ki masum değiller.”

hoş geldin 2019

Maja Safström

“Adam Kazandı.”

Kaç seçim sonrası aynı şey oluyor ama ders almıyorum. Yazayım da unutmayayım. Her seferinde ertesi gün diyorum ki, “değil bu iktidarın değişeceği ihtimalini, muhalefetin yanına yaklaşacağını bile nasıl düşündün?”.

Seçim bitti ve:

kutuplaşmanın oy kaymasını imkansızlaştırdığını, medyanın tek taraflı olduğunu sağın gerek amip gibi bölünerek gerek her lafını yutarak güçlendiğini, CHP’nin dönüm noktası bir gecede eldeki rakamları alt alta toplamaktan bile aciz olduğunu, Kılıçdaroğlu’nun Kılıçdaroğlu olduğunu, iktidarın hak hukuk adalet gözetmemesinin / yalanlarının / suçu başkalarına atmasının / kötülüklerinin , onu zayıflatmadığı gibi kaslarını daha da şişirdiğini sanki bunlar dün yokmuş gibi bugün mü anladım yani?

Mutlaka bazı çıkarımlar seçim yoklamaları olmadan yapılamaz ama saydıklarımdan hangisi seçim öncesi bir gizdi?

Diyeceğim o ki adamın kazanacağı belliydi. Bense çok da inanmıyormuş gibi yaparak 2. turu bekliyordum. Ekonomideki ve iktidar partisindeki kötü gidişatın daha etkili olacağını düşünüyordum. Milliyetçi söylemin etkisini, sokaktaki devlet aşkını göremedim. (Fakat burada MHP’nin artan özelliklede Güneydoğu’daki oyunu sanırım kimse göremedi ve hala da hile hurda olması dışında ihtimal sunan bir analize rastlamadım.)

Ya da, yanlışlıkla 4 gün önceden yayınlanan bir simülasyondaki -bugün sonuçlarla eşleşen- oy oranlarını, reisin emrini bekleyen silahlı maganda paylaşımlarını, AA’nın tek kaynak ilan edilişini, MHP’nin aniden filizlenen reis aşkını fazla da ciddiye almadım.

Koca ülke, milyonlarca kişi, saçmasapan bir tiyatroya alet olduk, oynadılar, oynatıldık. Daha en başından bu kadar adaletsiz bir seçim sürecine bu partiler nasıl ‘evet’ dedi? Biz nasıl dedik?

Daha az bakan kör olmak dileğiyle, ne diyeyim..

24 Haziran

Erken seçim ilan edildiğinde aklımdan ilk geçen “medya yok, hukuk yok öyleyse içimde kor gibi yanan bu enayilik hissiyle oy vermenin de bir anlamı yok”, oldu. Kendimce boykot. Sonra İnce çıktı, bir umut dalgası yayıldı. CHP adına saklı bir cevhermiş doğrusu. Diğer yandan, bunca umut tek adam ve lider odaklı yönetim belasından kurtulmak içinse, sahnede henüz gördüğüm bir politikacıya bir ayda hayran oldum demekten kaçınıyorum. Umarım 2. turda da olsa seçilir ve özgürlükleri, çoğulculuğu, liyakatı sisteme taşıyarak kendine hayran bırakır.

Nasıl geçecek bugün?