Monica Bellucci

monica-bellucci

Temmuz 2007

Sinema sektörü moda sayfalarından sıyrılıp kendini oyuncu olarak kabul ettirmeyi başaran az sayıda model tanıdı. Claudia Schiffer, Naomi Campbell ya da Cindy Crawford gibi isimler dahi bu geçişi denediler. Bugün bu denemelerden geriye kalan ortada: Çoğu kez ünlü top modellerin filmleri, ileride çocuklarına kalacak birer hatıradan öteye gidemedi. İtalyan aktris Monica Bellucci için ise durum her açıdan farklı oldu. Göz kamaştıran güzelliği modellik günlerini kimsenin unutmasına izin vermedi; ama beyazperde de onu hiçbir zaman bırakmadı. 90’lı yıllardan itibaren birbiri ardına film çeviren Bellucci, artık kırk yaşını devirmiş bir anne olmasına rağmen son birkaç yıldır da Hollywood tarafından misafir edilmeye başlandı.

1964 yılında, İtalya’nın Citta di Castello kasabasında doğan sinema oyuncusu Monica Bellucci üniversite çağına geldiğinde hukuk eğitimi almaya karar verdi. Hem çalışıp hem de para kazanması gerektiğinde 1.79 boyu ve ideal vücut ölçülerinin gösterdiği ilk yol mankenlik oldu. İki sene sonra Bellucci kendini Elite Model Ajansı’yla sözleşme imzalarken bulunca üniversiteden ayrıldı ve Milan’a taşındı. Tahmin edileceği gibi bir sonraki adım Bellucci’nin dünyaca ünlü bir model olması ve dergi kapaklarını süslemesi oldu. Onun hayatını farklı bir yöne taşıyacak olansa Guiseppe Tornatore’nin yönettiği Dolce & Gabbana’nın Black & White adlı reklâm filminde oynamasıydı. Bir reklâm filminde oyunculuk adına yapabileceği fazla bir şey yoktu ama Tornatore ile tanışması onu, bugün Bellucci’nin çıkış filmi olarak anılan, yönetmenin Malena adlı filmine taşıyacaktı.

O sıralar modellik kariyeri çok yeni olmasına rağmen Monica Bellucci oyunculuk derslerine başlamakta hiç vakit kaybetmedi. 90’lı yılların başında bu uğurda ilk adımlarını attı. Televizyon filmlerinde, ufak rollerle klasik bir başlangıç yapan yeni oyuncuyu oldukça önemli bir isim keşfetmekte gecikmedi. 1992 yılında, Francis Ford Coppola başrollerinde Gary Oldman, Winona Ryder, Anthony Hopkins ve Keanu Reeves’in yer aldığı, Bram Stoker’s Dracula adlı İngilizce çekilen filminde ona ufak bir rol verdi. İleriki on yıl boyunca, bu film de dâhil yirmiye yakın filmde yardımcı rollerde gözüken aktris, ilk çıkışını 2000 yılı tarihli Malena filmindeki başrolüyle yaptı. Filmin yönetmeni Guiseppe Tornatore ile daha önce tanışıyorlardı ve bu dul kadın karakteri Bellucci’nin kariyerindeki sıçrama tahtası oldu.

Genç kadının dünya çapında üne kavuşması ise Gaspar Noé’nin 2002 yapımı Dönüş Yok (Irréversible) filmiyle gerçekleşti. Senaryosuz ve neredeyse doğaçlama çekilen filmin şiddet ve tecavüz sahnelerinin yanı sıra, başrol oyuncusu Bellucci de o sene çok konuşuldu. Bu filmde birlikte rol aldığı kocası Vincent Cassel ile çok daha önce, 1996 yılında, L’Appartement adlı bir Fransız filminde tanışmışlardı. Güzel oyuncunun anlattığına göre Dönüş Yok filminin gösterimi sırasında Vincent Cassel karısının maruz kaldığı şiddet karşısında gözyaşlarını tutamamıştı. Cassel dışında Bellucci için ağlayan bir başka aktör ise ünlü Hollywood isimlerinden Bruce Willis oldu.

İkili, hikâyenin çoğunlukla erkek kahramanlar etrafında döndüğü aksiyon filmlerinden biri olan Güneşin Gözyaşları’nda 2002 yılında buluştu. Bellucci röportajlarında, pek de atlayıp zıplayan macera oyuncularından biri olmadığı için filmde sönük kalmamak için epey uğraştığını anlattı. Bu konuda Bruce Willis onu bu film için öneren kişi olarak oyunculuğuna da oldukça destek olmuştu. Bellucci’nin sahneleri çekilirken, kendisi gözükmeyecek olsa dahi onunla karşılıklı oynayarak rolüne yardım etti.

Avrupalı bir oyuncu için Hollywood elbette çok farklıydı. Monica kendi ülkesindeki randevularına yarım saat geç gitse doğal karşılanabilirdi ama Amerika’da hayat çok hızlıydı. Hem sektör hem de Amerikan seyircisi için kadın oyuncuların görünüşleri ve ne kadar zayıf oldukları çok önemliydi. Bunlar ve benzeri sebeplerden dolayı Bellucci, hiçbir zaman Amerika’ya yerleşmeyi ve Hollywood’daki kariyerini daha yukarılara taşımayı düşünmedi.

Yine de Hollywood kapılarının bir kez aralanmasıyla birlikte Bellucci, ünlü aktörlerle büyük yapımlarda yer almaktan da çekinmedi. 2003 yılında Matrix serisinin son iki filminde yer aldığında seyirci için artık tanınan bir yüzdü. 2004 yılında Mel Gibson’ın yazıp yönettiği İsa’nın Çilesi adlı filmde Mary Magdelene rolü onundu.

2004 yılında ‘Dünyanın en güzel 100 kadını’ listesinde Fransız izleyiciler güzel yıldızı birinci seçti. Aslında Bellucci’nin en güzel ya da en seksi kadın dalında üst sıralarda yer aldığı o kadar çok liste vardı ki belki bu sonuncusu yaşı göz önüne alındığında kulağa biraz daha ilginç geldi. Aynı yıl eşi, Fransız aktör Vincent Cassel’den bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Uzun yıllardır birlikte olan ve şöhretli çiftler arasında örnek gösterilen ikili yakın zamanda mutlu evliliklerinin sırrını da açıkladı. Bellucci eşiyle evliliklerini monotonlaşmaktan kurtarmak adına, kendilerine ait birer evleri olduğunu ve yılın büyük kısmında ayrı evlerde yaşadıklarını itiraf etti.

Uzun süredir ünlü mücevher markası Cartier’nin temsilciliğini yapan Bellucci hamileliği sırasında yine bir dergi kapağını ama bu kez farklı bir amaçla süsledi. Oyuncu hamileliği sırasında, İtalya’da yalnızca evli çiftlerin tüp bebek sahibi olabilmesini protesto etmek amacıyla, Vanity Fair dergisine çıplak pozlar verdi. Daha önce 1998 yılında İtalyan Max ve 2000 yılında yine İtalyan GQ dergisi için çıplak takvim fotoğrafları çektiren Bellucci, oyunculuk dalında ise en çok Claudia Cardinale ve Sophia Loren’den etkilenmiş. İtalyanca dışında Fransızca ve İngilizce konuşuyor.

Sıfır beden, genç aktrislerin gözde olduğu Amerikan sinema endüstrisinin kendisine göre olmadığını itiraf ediyor. Asla çok zayıf olmadığını, yemek yemekten çok hoşlandığını ve Avrupa’da yaşamaktan memnun olduğunu belirtiyor.

Favori filmi, Ettore Scola’nın Una Giornata Particolare adlı filmi.

Filmografi

  • Centricity (2007)
  • Le Deuxième souffle (2007)
  • Sheitan (2006)
  • Beni Ne Kadar Çok Seviyorsun? (2005)
  • Çılgın Kardeşler/ The Brothers Grimm (2005)
  • Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi (2004)
  • The Matrix Revolutions (2003)
  • The Matrix Reloaded (2003)
  • Güneşin Gözyaşları (2003)
  • Beni Unutma (2003)
  • Dönüş Yok / Irréversible (2002)
  • Asteriks & Oburiks: Görevimiz Kleopatra (2002)
  • Kurtların Kardeşliği (2001)
  • Malèna (2000)
  • Dobermann (1997)
  • Drakula (1992)

Maggie Gyllenhaal

Adını söylemek zor, yüzünü hatırlamak kolay…

Siz de onlardan biri misiniz? Resmine bakınca “Biliyorum ben bu kızı.” deyip adını çıkartamıyor musunuz? Haklısınız, onu kesinlikle bir yerlerden tanıyorsunuz. Yakında adını da ezberleyeceksiniz.

Anne Naomi Foner, kütüphanenin önünde senaryosuna katkıda bulunacağını düşündüğü her kitabı karıştırıyor. Az ötede, baba Stephen Gyllenhaal, oyuncularından birinin çekimlere yetişemeyeceğini söylemesi yüzünden endişeli, yönetmen olarak çözüm bulmalı. Sinema dünyasına yıllarını veren bu iki insanın mavi gözlü, küçük kızları Maggie ise odanın bir köşesinde onları seyrediyor ve o da bu dünyanın içinde olmak istediğinden kesinlikle emin.

1977 yılında, New York’ta doğan Maggie Gyllenhaal, küçük yaşlardan itibaren ne istediğini bilmenin verdiği bu itici güçle, hem oyunculuğu hem de eğitimini bir arada yürütmekte zorlanmıyor. Drama yeteneği su götürmez, annesiyle gittiği oyunculuk derslerini ciddiye alıyor ve daha on üç yaşındayken okul sahnesinde kolayca yer ediniyor. Setlerle ilk tanışma: Babası, çektiği üç filmde ona da rol veriyor. Derken Maggie, 1999 yılında Kolombiya Üniversitesi Batı Dini ve Edebiyatı bölümünden mezun oluyor. Mezuniyetin ardından artık, yapmak istediği işe ayıracak çok vakti var ve birbiri ardına filmlerde gözükmeye başlıyor. Genç oyuncu, Hollywood’un yanık tenli, sarışın tiplemelerine uzak biri. Yine de sinema izleyicisi onu hep ‘bir yerlerden’ tanıyor. Drew Barrymore’un başrolde oynadığı ‘Hayatımdaki Erkekler’, John Waters’ın çektiği ‘Cecil B. Demented’ ve ardından Richard Kelly’nin yönettiği ‘Donnie Darko’ gibi hatırı sayılır filmlerdeki asi bakışlı kız, o. Gişe hâsılatını dert edinmek istemiyor. Mücadeleyi seven, değerlerini savunan ve hayata bakış açısını korumak isteyen herkes gibi zaman zaman muhalif konuma düşüyor. Los Angeles’ta oturdukları yıllarda, çevredeki şaşalı yaşantıları yüceltenleri nasıl da küçümsediğini gururla hatırlıyor.

Kendisinden üç yaş küçük kardeşi Jake Gyllenhaal, belki de bu yüzden ondan daha önce kırıyor zincirlerini. O, bir ‘gişe filmi’nin kokusunu hemen alıyor. ‘Kıyamet Günü’, ‘Kanıt’, ‘Brokeback Dağı’ derken Jake Gyllenhaal ismi Hollywood’un uzandığı her yerde biraz daha bilinir gibi oluyor. Aralarındaki rekabet aile faciasına dönüşmüyor, bir araya geldiklerinde, kariyerleri dışındaki hayatlarını paylaşarak aşıyorlar bunu. Üstelik Maggie Gyllenhaal kimseyi fazla bekletmiyor. Evet, onu zirveye taşıyan filmden bahsetmenin tam sırası: Bir Steven Sheinberg filmi ‘Sekreter’.

Senaryo Maggie’ye ilk geldiğinde, bu sado-mazoşist aşk öyküsünü biraz okuduktan sonra bir kenara bırakıyor. Baştan çıkarıcı bir seks filmi onun aradığı fırsat olabilir mi? Ancak Maggie önyargılı biri değil. İki hatta üç kez okuduktan sonra, bu romantik komedinin taşıdığı psikolojik ve felsefi boyutları kavrayıveriyor. Öyleyse, neden olmasın? Bu rol sanki onun için yazılmış, hayır, seçmelere başvuran tek kişi o olduğu için değil; Maggie Gyllenhaal’ın oyunculuk gücünü herkese duyurduğu için.
2002 yılında gösterime giren filmin, herkesin sevebileceği alışılagelmiş romantik-komedilerden biri olmadığı en başından belli. Maggie’nin ailesi filmde soyunmaması için talimatlar yağdırıyor. Beş yıllık aşkı bu film yüzünden son buluyor. Yine de Maggie bildiğinden şaşmıyor ve bu riskli macera ödüllerle ve ödül kıvamında bir ‘Altın Küre’ adaylığıyla sonlanıyor.

En önemlisi ise Maggie Gyllenhaal, ufak rollerden sıyrılıp, sadece film endüstrisinde değil, gündelik yaşamda da herkese nasip olmayan şu ‘seçme hakkına’ kavuşuyor. “Yeter ki iş olsun.” diyerek kabul ettiği yan roller, içine sinmeyen senaryolar geride kalıyor. Bu konuda örnek aldığı kişilerden biri Nicole Kidman. Şöhreti ve serveti, yaptığı milyon dolarlık film anlaşmalarıyla artarken Kidman, bağımsız filmlerde yer alarak oyunculuğunu besliyor.
2003 yılının, Julia Roberts’la öne çıkan filmi ‘Mona Lisa Gülüşü’, çok daha fazla sayıda izleyiciyle buluşmasına rağmen, güzel yıldız konu her açıldığında bu filmin, gösterime daha sonra girse de, Sekreter’den önce çekildiğinin altını çiziyor. Bu da çok doğal çünkü o, politika konuşabilen, feminizmi destekleyen, savaş karşıtı biri. Hafife alınacak rollerden hoşlanmıyor. Bu yılın en çok ses getirecek filmlerinden biri olmaya aday, Oliver Stone’un 11 Eylül olaylarını konu aldığı ‘Dünya Ticaret Merkezi’ adlı filminde yer almakta tereddüt etmediği açık.

Bush karşıtı olduğu bilinen Stone, Nicolas Cage ve Maria Bello’nun da rol aldığı filminin, olayları siyasi değil insani boyutuyla ele aldığını söylüyor. Ve işte, herkes biraz temkinliyken, filmin yönetmeni dahi “Amerikan halkı 11 Eylül’ü tartışmaya hazır mı, bilmiyorum.” diyorken, çok ilginç bir gelişme yaşanıyor. Maggie Gyllenhaal, 2005 Tribeca Film Festivali’nde, hem de kırmızı halının üstünde, meslektaşları gibi salınıp güleceği yerde, kendisine uzatılan bir mikrofona şunları söylüyor: “11 Eylül günü olanlardan bir yerde Amerika da sorumlu. Bu filmin en güzel tarafı, 11 Eylül’ü akıllıca ve açık bir şekilde ele alıyor olması. Bence böylelikle konuya, ‘Zavallı New Yorklular, ne de kötü onlar için’ diye değil, daha derin bir şekilde yaklaşılmasını sağlıyor.”

Sonrasında Oliver Stone haklı çıkıyor ve bu birkaç cümlelik Amerikan politikası eleştirisi, Amerikalıların, ‘Maggie Gyllenhaal filmlerini boykot edelim’ çağrılarına kadar varıyor. Filmde 11 Eylül günü kurbanlara yardıma koşan polislerden birinin eşini canlandıran Maggie ise bir basın açıklamasıyla düşüncesini inkâr etmemekle beraber, doğru kelimeleri seçemediği için özür diliyor ve tabii bir daha ayaküstü hassas konulara değinmeyeceğine de kendi kendine söz veriyor.

Çekici bir film yıldızı, masum bir edayla kışkırtıcı sözler ettiğinde, o kişinin moda dünyasına ilham kaynağı olmaması düşünülemez. Üstelik 2004 yılında Prada Grubu’nun markası Miu Miu için verdiği pozlar, markanın asi ve bohem şıklığıyla birebir örtüşüp ses getirince, bu sene Reebok, ‘Neysem oyum.’ kampanyasının yeni yüzü olarak Maggie Gyllenhaal’ı seçiyor.
Maggie yine başarılı ama 2006’da modelliğe ara vermesini gerektirecek başka bir müjdeli haber var: Ünlü yıldız anne olacak.

Kendisi gibi oyuncu olan nişanlısı Peter Sarsgaard’la yaklaşık beş yıldır süren beraberlikleri, bu gelişmeden sonra rotasını evliliğe çeviriyor ve nişanlanıyorlar. İkisi de oyuncu ama Maggie işi ve özel hayatı arasındaki sınırı korumaya çok dikkat ediyor. Zor anlarında, “Mutsuzum ve kimse beni dinlemiyor.” diye sızlanarak aradığı Peter ona, “Bu sen değilsin, filmdeki kız gibi konuşuyorsun.” dediğinde, Maggie hemen kim olduğunu hatırlıyor.

O artık aile desteğini, kardeşi Jake’in gölgesini ve kendini ispatlama günlerini geride bırakmış, Maggie Gyllenhaal. O Kate Blanchett ya da Diane Keaton’la karşılaştırılıyor. Kendi ailesini kuruyor ve iyi bir oyuncu olarak anılmak adına çok çalışıyor.