“Adam Kazandı.”

Kaç seçim sonrası aynı şey oluyor ama ders almıyorum. Yazayım da unutmayayım. Her seferinde ertesi gün diyorum ki, “değil bu iktidarın değişeceği ihtimalini, muhalefetin yanına yaklaşacağını bile nasıl düşündün?”.

Seçim bitti ve:

kutuplaşmanın oy kaymasını imkansızlaştırdığını, medyanın tek taraflı olduğunu sağın gerek amip gibi bölünerek gerek her lafını yutarak güçlendiğini, CHP’nin dönüm noktası bir gecede eldeki rakamları alt alta toplamaktan bile aciz olduğunu, Kılıçdaroğlu’nun Kılıçdaroğlu olduğunu, iktidarın hak hukuk adalet gözetmemesinin / yalanlarının / suçu başkalarına atmasının / kötülüklerinin , onu zayıflatmadığı gibi kaslarını daha da şişirdiğini sanki bunlar dün yokmuş gibi bugün mü anladım yani?

Mutlaka bazı çıkarımlar seçim yoklamaları olmadan yapılamaz ama saydıklarımdan hangisi seçim öncesi bir gizdi?

Diyeceğim o ki adamın kazanacağı belliydi. Bense çok da inanmıyormuş gibi yaparak 2. turu bekliyordum. Ekonomideki ve iktidar partisindeki kötü gidişatın daha etkili olacağını düşünüyordum. Milliyetçi söylemin etkisini, sokaktaki devlet aşkını göremedim. (Fakat burada MHP’nin artan özelliklede Güneydoğu’daki oyunu sanırım kimse göremedi ve hala da hile hurda olması dışında ihtimal sunan bir analize rastlamadım.)

Ya da, yanlışlıkla 4 gün önceden yayınlanan bir simülasyondaki -bugün sonuçlarla eşleşen- oy oranlarını, reisin emrini bekleyen silahlı maganda paylaşımlarını, AA’nın tek kaynak ilan edilişini, MHP’nin aniden filizlenen reis aşkını fazla da ciddiye almadım.

Koca ülke, milyonlarca kişi, saçmasapan bir tiyatroya alet olduk, oynadılar, oynatıldık. Daha en başından bu kadar adaletsiz bir seçim sürecine bu partiler nasıl ‘evet’ dedi? Biz nasıl dedik?

Daha az bakan kör olmak dileğiyle, ne diyeyim..

Siem Reap – Phnom Bakheng & Bayon

Sürpriz bir seçim sonucu beklediğimizden değil de, hiç değilse şu Kasımpaşalı delikanlı ayaklarını söndürecek bir gerileme olsaydı. Olamadı. En azından Blok adayları açısından bu seçimler sevindirici oldu diyelim. Hakan Şükür’ün milletvekili olmasına ise şaşırmadım. Bir vesileyle Ankara’da Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlıklarına uğrama fırsatım olmuştu. Milletvekili ya da müdür ya da kıdemli pek çok kişiyle tanıştım. Hakan Şükür’ün yanlarında Aristo gibi algılanacağı adamlarla dolu oralar.

Ben Kamboçya’ya devam edeyim. Angkor Wat’la yaptığımız girişin ardından akşama doğru güneşin batışını izlemek üzere Phnom Bakheng’e çıktık. Siem Reap’e tepeden bakma fırsatı bulmuş olduk. Manzaranın alabildiğine yeşil olmasına bir kez daha şaşırdım.

Tapınağın tepesine çıkışta dar merdiven biz ziyaretçileri epey zorladı. Örümcek gibi tırmandık basamakları. Anladığım kadarıyla Khmer halkının ayak numarası 20’li rakamlarla ölçülecek denli küçükmüş. Bütün yapılarda değişmeyen bir şekilde daracık olan basamakların başka açıklamasını bulamadım.

Angkor Thom olarak adlandırılan başka bir alan da meşhur Bayon Tapınağı. Bayon’da Buda havarilerinin yüzleri taşlara oyulmuş. Dev gibi yüzler bunlar. Labirenti andıran tapınakta nereye dönseniz karşınıza gülümseyen bir rahip yüzü çıkıyor. Angkor Wat kadar büyük değil ama Bayon resimleri ve hediyelikleri her yerde karşımızdaydı. Arada bir tur rehberlerine kulak kabartıp biraz bilgi alayım dedim. Yerli rehberler muhteşemlerdi. Sağda bakın pencere, bakın solda pencere, evet ilerleyelim şeklinde gezdiriyorlardı turistleri.